Atatürk diyor ki :

"Milli benliğini bilmeyen milletler başka milletlere yem olurlar."

 
English Dutch French German Italian Russian Spanish Turkish

Duyuru

Sitemizde 1900-1942 yılları arasında 3232 olay ve 491 ayrıntılı madde mevcuttur.

Sitemizin tümünden faydalanmak için lütfen kayıt olunuz.

Sitemiz günlük olarak güncellenmekte ve yeni maddeler eklenmektedir.

E-Posta: bilgi@almanaktr.com

Giriş Formu

İstatistik

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün357
mod_vvisit_counterDün642
mod_vvisit_counterBu Hafta999
mod_vvisit_counterBu Ay999
mod_vvisit_counterToplam741090
Şu anda 6 konuk çevrimiçi

25 Kasım 1925 - Kılık, kıyafet inkılabı

Kullanıcı Değerlendirmesi: / 48
ZayıfEn iyi 

 

Atatürk kastamonu'da Bugün kabul edilen bir kanunla Türkiye'de fes ve kalpak gibi serpuşların giyilmesi yasaklanmıştır. Peçe ve çarşaf da giyilmeyecektir.

Mustafa Kemal Paşa, 24 Ağustos 1925 günü Kastamonu'ya yaptığı gezide, kendisini karşılamaya gelenleri, elinde bir parama şapka olduğu halde başı açık olarak selamlamıştı. Böylece kıyafet inkılabını başlatmış oluyordu. Burada söylediği nutukta, "Her bakımdan medeni bir insan olmamız için, kıyafetimizle, fikrimizle, zihniyetimizle değişmemiz gerekiyor" demişti. Bundan sonra yurdun çeşitli yerlerinde vatandaşlar şapka giymeye başlamışlardı. Fes zaten milli bir serpuş değildi. II. Mahmut devrinde Yunanlılar'dan alınmıştı.

Osmanlı İmparatorluğunda belli ve birleşik bir kıyafet yoktu. Memurların, din adamlarının kendilerine göre kıyafetleri bulunuyordu. Halkın ise türlü biçimde kıyafetleri vardı. Mahmut II. devrinde memurlarla askerlerde kıyafet birliğini sağlamak maksadıyla değişiklik yapıldı. Memurlar için setre ve pantalon kabul edildiği gibi yine memurlar ve askerlere kavuk yerine fes giydirildi. O zaman şeyhülislam başta olmak üzere bütün ulema fes giymenin şer'an caiz olmadığını ileri sürerek karşı koymuşlardı. Halkın her sınıfı istediğini başına giymekte özgürdü. İlmiye sınıfı sarıklı fes, tarikattan olanlar türlü biçimde külahlar, halktan bazı kimseler de fes kalpak, keçe külah kullanıyorlardı. 

1903 yılında Abdülhamit II. süvari ve topçu askerlerine kalpak giydirmek istediği vakit, ulema bu defa da kalpak giyilmesine karşı geldi. Esasında ne fesin, ne de diğer kıyafet unsurlarının din ve milliyetle hiç bir ilgisi yoktu. Ulema yenilikten korktuğu için dini çıkarlarını alet ederek karşı geliyordu. 

Atatürk Kastamonu gezisindeCumhuriyet devrinde Atatürk, Batı medeniyetinin bir bütün olarak alınmasına taraftar olduğundan medeni kıyafetin kabulünü zaruri buluyordu. 24 Ağustos 1925'te Kastamonu'ya giden Atatürk elinde bir panama şapka ile otomobilden indi ve halkı selamladı. Kastamonu ve İnebolu'da söylediği nutuklarda kıyafetimizin değiştirilmesi gereğinden şöyle bahsetmiştir: 

"Biz her noktai nazardan medeni olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz, tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır." 

"Mllite vazıh olarak bilmelidir ki; medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki ona bigane kalanları yakar, mahveder. İçinde bulunduğumuz medeni ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu muhafaza ve i'la edeceğiz. Refah, saadet ve insanlık bundadır." 

Atatürk'ün Kastamonu gezisinden Ankara'ya dönüşünde kendisini karşılamağa gelen halkın çoğu şapkalıydı. Ertesi gün Atatürk'ün başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu bir kararla şapka giyilmesini bütün memurlar için zorunlu kıldı. Büyük Millet Meclisi 25 Kasım 1925'de şapkanın bütün milletçe giyilmesi meselesini görüştü ve Şapka Kanununu kabul etti. Şapkanın kabulü ile Türk ulusunu medeni uluslardan ayıran şekle ait özelliklerden en önemlisi kaldırılmış oldu. 

Din adamlarının kıyafeti: Osmanlı İmparatorluğunda medrese ulemasının özel bir kıyafeti vardı. Ulema siyah cübbe ve şalvar giyer, başına beyaz sarık sarardı. Sarıklı din adamlarının halk üzerinde oldukça kuvvetli manevi bir etkisi vardı. Zamanla dini vazifeleri olmayan bazı kimseler de sarığın bu nüfuzundan istifade etmeği düşündüler ve sarık sarmağa başladılar. Bu kimseler sarığın gölgesine sığınarak ve dini türlü maksatlarına alet ederek halkı soymağa başladılar. Atatürk bu noktaya değinerek demiştir ki: 

"..Millete hatırlatmak isterim ki, laubaliliğe müsaade etmek asla caiz değildir. Herhalde salahiyet sahibi olmayan bu gibi kimselerin muvazzaf olan zevat ile aynı kisveyi taşımalarındaki mahzuru hükümetin nazarı dikkatine koyacağım." 

İslam halkını aydınlatmak ve doğru yola sevk etmek için birçok tarikatlar kurulmuştu. Bu tarikatların şeyhleri, dervişleri ve müritleri vardı. Bunlar tekkelerde oturur, ayin yapar, zikrederlerdi. Tekke adamları hiç bir iş yapmazlar, halktan sağladıkları gelir ile geçinirlerdi. Bunlar bazen nüfuzlarından istifade ederek halkı hükümete karşı ayaklanmaya teşvik ederlerdi. Nitekim Şeyh Sait ayaklanması, hükümetin çalışmalarını çıkarlarına zararlı bulan Şeyh Sait ve müritlerinin tarikat nüfuzlarını siyasete alet ederek çıkardıkları bir ayaklanmadır. 

Atatürk, bu parazit ve gerici zümrenin kaldırılması gereğini nutuklarından şöyle belirtmiştir: 

"Biz medeniyetin ilim ve fenninden kuvvet alıyoruz, ona göre yürüyoruz. Başka bir şey tanımıyoruz. Tekkelerin gayesi halkı meczup ve aptal yapmaktır. Halbuki, halk, meczup ve aptal olmamağa karar vermiştir."

Tags: Atatürk | çarşaf | Kıyafet | medeniyet | şapka

Yorumlar

Lütfen YORUM Yazmak İçin Giriş Yapın. Üye değilseniz ücretsiz üye olabilirsiniz.
Son Güncelleme: Çarşamba, 22 Aralık 2010 00:57